Tuncer ERTEN

tuncererten.wordpress.com

Kuruluşunun 67.Yılında Köy Enstitüleri ve Pazarören Köy Enstitüsü

Yıl 1940. Dünya, savaşın içinde. Her yerde kan gövdeyi götürüyor. Türkiye tarafsız kalmayı başarmış ama, bunu sürdürebilecek mi? Savaş çevremizi sarmış, ekonomi çökmüş.

O yıllarda kentlere akın başlamış. Türk insanı köyünde tarımla uğraşıyor. Köylünün durumu felâket. Köylerde okul yok. Okur-yazarlık oranı çok düşük. Çocukların sadece %20’si okula gidebiliyor.

İşte bu ortamda, köylünün durumuna çâre aranıyor…

Ve 67 yıl önce, 17 Nisan 1940 günü Meclis tarafından kabul edilen bir kanunla Köy Enstitülerinin kurulması öngörülüyor.

Cumhuriyet rejiminin idealist eğitimci kadroları hemen kolları sıvıyor. Tarihimizin en cesur ve kendine özgü atılımlarından biri böylece başlıyor.

Amaç, yetenekli köy çocuklarını tek tek bulup enstitülerde okutmak. Ama sadece okutmak değil, onları pratik yönden, el becerileri açısından da eğitip, köylerine yararlı insanlar yetiştirmek.

Tarım-sağlık-arıcılık-tavukçuluk-dülgerlik-müzik…

Bu süreç başlarken Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü. İşin başında ise, Türk eğitim tarihine isimlerini altın harflerle yazdıran iki kişi var.

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç.

Enstitüler belli kırsal merkezlerde kurulacak, çevre köylerden yetenekli çocuklar buralarda eğitilip köylerine öğretmen olarak gönderilecek. Ancak, devletin parası yok. Devlet, yeni binaları yapacak, ders araç-gereçlerini sağlayacak paradan yoksun.

Buralara atanan öğretmenler köyleri tarıyor. Çocuklarla birlikte inşaata girişiliyor. Binalar yapılıyor, araç-gereçler tamamlanıyor, eğitim başlıyor.

Derslerin %50’si kültür, %25’i tarım,%25’i teknik dersler.

Öğrencilere, tarım ve sağlık bilgisi veriliyor. Enstitülerin çoğunda öğrenciler, kendi yiyeceklerini kendileri yetiştiriyor. Arıcılık, tavukçuluk öğretiliyor. Çocuklar keman, akordeon, saz çalmaya başlıyor korolar, folklor ekipleri oluşuyor.

Köy çocukları, dünya klasiklerini de okuyor.

Enstitüler ilk mezunlarını, 1944 yılında veriyor. O yıl mezun olan 1941 öğretmen, köylerde göreve başlıyor.

Enstitülerin sayısı, kısa sürede 21’e ulaşıyor. Van, Kars, Diyarbakır gibi uzak illerimizde bile Köy Enstitüleri kuruluyor. Türk köyü aydınlanmaya başlıyor. Öğretmensiz köylerimiz, üstelik pratik bilgilerle de donanmış öğretmene kavuşmaya başlıyor. Öğretmen köylüye, okuma-yazma öğretiyor, dülgerlik yapıyor, arıcılık başlatıyor, hem de sağlık sorununda başvuracağı ilk kişi oluyor.

Ayrıca, Köy Enstitüleri’ne öğretmen yetiştirmek için, Ankara Hasanoğlan’da Yüksek Köy Enstitüsü kuruluyor. Türkiye’nin en seçkin eğitim kadroları, burada ders veriyor.

14 Mayıs 1950 seçimlerinde, Demokrat Parti iktidar oluyor.

1951 yılında enstitülerin programı değiştirilip, klasik öğretmen okuluna dönüştürülüyor. 1954 yılında çıkarılan bir yasayla da enstitüler tümüyle kapatılıyor.

Eğitim Enstitüleri’nin kapatılması kararını veren Demokrat Parti’nin iktidar olduğu dönemde Cumhurbaşkanı Celal Bayar’dır. (1954)

Ancak; 19.08.1938’de, İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü ziyaretinde dönemin Başbakanı’dır ve hâtıra defterine şöyle yazar: “Öğretmen ve eğitimciler için kabûl edilen terbiye sistemi, ilerisi için bize büyük ümitler vermektedir. Rejim, köylüler için çalışmayı, vazifesinin başında görmektedir. Bu yeni eserden, kat’î muvaffakiyet elde etmeliyiz, edeceğiz.”

Celal Bayar’ın, Cumhurbaşkanı olduğu ilk yıl (1950), aynı Enstitü’yü ziyaretinde de, aynı sözlerin altını ikincidefa imzalaması da, ayrı bir anlam taşımaktadır.

Bu enstitülerden kısa bir süre içinde nice bilim adamları, siyasetçiler, ozanlar, yazarlar ve ressamlar mezun oluyor.

Yaklaşık 10 yılda, Türkiye’nin yüzü değişiyor. Nice değerli köy çocuğu, enstitülerden yetişip köyüne, vatan hizmetine koşuyor.

O günlerin Türkiye’si bu günler gibi değil. İdeâller ön plânda.

Enstitülerden, “köy kökenli aydın kuşağı” fışkırıyor. Ülkemiz için muhteşem bir deneyim. Köyde çoban olacak çocukları, yıllar sonra karşımızda ünlü yazar, ressam, siyasetçi, bilim adamı olarak görüyoruz. Böyle ikinci bir deneyim, Türkiye’de ve dünyada yok.

Ama sonuçta, Köy Enstitüleri de siyasete âlet ediliyor ve kapatılıyor.

67 yıl sonra bugün bile, kubbede hoş sedâsı bâkî kalıyor.

PAZARÖREN KÖY ENSTİTÜSÜ

 

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın 1935’teki dördüncü kurultayında, eğitimin kırsal kesime yaygınlaştırılması karalaştırılmış, işe, nüfusun %80’ini oluşturan köylerden başlanması benimsenmişti.

İsmail Hakkı Tonguç, ilkin Kayseri, Yozgat ve Çorum köylerinde bir inceleme gezisine çıktı. Kayseri istasyonunda 2.mevki bir vagondan indiğinde tarih, 12 Nisan 1936 idi.

Ertesi günü, Kayseri İl Milli Eğitim Müdürü ve bir İlköğretim Müfettişi ile birlikte, bir taksi kiralayarak Bünyan-Pınarbaşı yönünde yola çıktılar. Sık sık anayoldan saparak, yirmiye yakın köy gördüler. Bunların, yalnız birinde okul vardı. Burası, Pazarören Bucağı idi. Şosenin kenarında, bir sırtta kurulmuş bu görkemli yatılı bölge okulu, Bucak Müdürü Ethem Öker’in (Sarı Müdür) öncülüğünde, yaklaşık otuz köyün imecesiyle kurulmuştu. Çevrede, Avşar Türkmenleri’nin yanı sıra, 1865’de Kafkasya’dan göçe zorlanan Çerkesler ve 1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın (93 Harbi) baskısı ile gelen Kars muhacirlerinin köyleri yaygındı.

Bucağın önündeki geniş düzlüklerin ortasından, Seyhan Nehri’nin bir kolu olan Zamantı Çayı akıyordu. Çevresindeki verimli topraklarda, tarım yapılmaması için hiçbir neden yoktu. Güney yönünde, yüksekleri karlı Toroslar’ın uzantısı (Anti-Toros) dağlar sıralanıp gidiyordu. Kuzeydoğuya doğru Uzunyayla Platosu, göz alabildiğine uzanıyordu.

Tonguç, hemen oracıkta, düşünülen eğitmen yetiştirme kurslarından birinin, Pazarören’de açılmasına karar verdi. Gerçekten de burada, 1937-38 öğretim yılında eğitmen kursu ve ardından da (1940) bir Köy Enstitüsü açılacaktı.

Pazarören Köy Enstitüsü, çoğu enstitüden daha şanslı sayılabilirdi. Örneğin, bir Arifiye Köy Enstitüsü gibi bir ağaç gölgesinde ya da bir çadırda değil, en azından, iki katlı büyük bir ana binada barınarak işe başlayabilmişti. Bu görkemli yapının giriş kapısının üstünde, Gâlip Nâşit Arı’nın şu dizeleri yazılıydı:

Bozkırı baştanbaşa yeşille öreceğiz,

Tanrı’nın geç kaldığı işi biz göreceğiz.”

Kurucu müdürlerin ilki Sabri Kolçak’tı. Ancak, eğitim şefi Yalçın Orkun ve tarım şefi Eyüp Erdemir ile yönetim anlayışları uyuşmadığı için 1943 yılında, halk eğitimcisi yönüyle öne çıkan Şevket Gedikoğlu müdürlüğe getirildi.

Yarışmayı kazanan, Ahsen Yapanar ile Mualla Eyüboğlu adlı yüksek mimarların projeleri ve yerleşim planları uygulanarak, 45 kadar değişik amaçlı bina yapıldı. Bunlar; yatakhaneler, derslikler, işlikler, atölyeler, yemekhane, mutfak, ambar, öğretmen evleri, kitaplık, hamam, çamaşırhane, revir, fırın, kooperatif, yönetim binası, elektrik santralı, konferans salonu, lavabo, tuvaletler, uygulama bahçeleri, uygulama okulu, ağıl, ahır, kümes, arı kovanlığı vb.idi.

1942 yılında, 3/A sınıfı öğrencileri, Fikret Madaralı’nın uygulamalı Türkçe dersinde ortak bir güfte yazdılar. Bu şiiri Müzik Öğretmeni Bedri Akalın “Köy Enstitüleri Marşı” olarak besteledi:

Aynı yolda aynı emek

             Gönüllerde tek bir dilek

             Türk köyünü önde görmek

                        Engelleri aşıyoruz

                        Ülkümüze koşuyoruz

            Mehmetçiğin oğlu kızı

            Atatürk’ten aldık hızı

            Başarırız kavgamızı

                        Engelleri aşıyoruz

                        Ülkümüze koşuyoruz

Enstitü birkaç kez, Cumhurbaşkanı İnönü, Bakan Yücel ve Tonguç Baba tarafından ziyaret edilerek denetlendi. Bu ziyaretlerden birinde, (1 Eylül 1942) onuruna düzenlenen gecede Hasan Âli Yücel, içtenlikli bir konuşma yaparak öğrencilere şöyle seslendi: “Çocuklar, bu akşam insanlara,bu ölümlü varlıklara verilebilecek sıfatların en iyisini, bana verdiniz. Bana Baba dediniz. Hiçbirinizin, şurada oturan çocuğumdan (Can Yücel) farkı olmadığını söyleyebilmek, benim için bütün bir hayat ödülüdür. Eğer, eğitim ve öğretim sorumluluğu bana verilmiş olan Türk çocuklarının sayısı bir buçuk milyona varmasaydı, bütün ömrümü aranızda geçirirdim. Gösterdiğiniz bu sıcak evlât sevgisine, baba yüreğimle teşekkür ederim. Her geceniz bu güzel gece gibi şen, mutluluğunuz bu gece kadar aydın olsun evlâtlarım.”

Pazarören Köy Enstitüsü sisteminin çökertilişi, öteki enstitüler gibi acıklı bir süreçtir. Önce izlenceler, yönetmelikler değiştirilmiş, iş eğitimine de son verilerek, ilköğretmen okullarına dönüştürülmüştür. Ardından o da sakıncalı görülerek, öğretmen liseleri haline getirilmiştir. Hiçbir müteahhidin katkısı olmadan, sadece öğrenci ve öğretmenlerin alın teri ile yükselen güzelim binalar, yıkıma terk edilmiştir.

SONUÇ

 

Köy Enstitüleri’nden geriye kalanlar, 7 bin bina ve buralarda eğitim görmüş 17 bin öğretmen ile, bu 17 bin öğretmenin yetiştirmiş olduğu yüzbinlerce köy çocuğudur.

Köy Enstitüleri; Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk ve zor yıllarında, ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel değerlerinin gereksiniminden doğmuş, bir döneme mal olmuş, çağdaşlaşmaya dönük eğitim kurumlarıdır.

Köy Enstitüleri’nin bir takım eksiklikleri ve aksaklıkları bir yana bırakılırsa; Türkiye’nin en orijinal eğitim projesinin bu kuruluşlar olduğu görülmektedir. Tarlalarda ve sınıfta, fedakârlık rûhu içinde pratik eğitim gören Enstitü mezunları, köylerdeki cehâlet, yoksulluk ve bağnazlığın amansız düşmanıydılar. Özellikle kız mezunlar gönderildikleri köylerin öğretmeni, ebesi ve sağlık memuru olmuşlar, köy yaşamında, önemli birçok eğitim ve hizmet işlevini büyük bir coşku içinde yerine getirmişlerdir.

Ama ne yazık ki; Türkiye’de birçok yararlı kuruluş gibi, Köy Enstitüleri de, iyi niyetle geliştirilmiş kuruluşlar olmasına karşın, politikacıların çirkin ihtiraslarına âlet edilmiş, ülkenin sosyo-ekonomik kültürel kalkınmasında kullanılabilecek, üretime dönük yetiştirilmiş, bu eğitim ordusuna mensup binlerce fakir köylü çocuğu, şu ya da bu biçimde siyasal çekişmelerin içine çekilmiş, bir anlamda hebâ edilmiştir.

Bu saydıklarımız, Köy Enstitüleri’nin yalnızca Türk Eğitimi’ne ait işlevinden dolayı başardıkları. Ya diğer işlevlerini de yerine getirmesine izin verilmiş olunsaydı, ne olurdu?

Daha ileri bir sanayiye sahip, kültürel ve ekonomik yönüyle kalkınmış, yurt ve dünya sorunlarında duyarlı ve bilinçli, modern bir “millet” olurduk.

Ve işte o zaman da; bu eğitim kurumlarının yerine açılan İHL’ler mantar gibi çoğalmaz, analarımızın, farkında bile olmadığımız “başörtüsü” şekil değiştirip “siyasi sembol” haline gelmez, yeşil sermâyeden beslenen cemaat, vakıf ve dernekler yaşamaz, fakir olmalarından yararlanılan onurlu insanlar “aşevleri”ne muhtaç olmaz ve bütün bunları kullanarak yükselenler de, olmaları gereken seviyede kalırlardı.

Unutulmamalıdır ki; “Takıyye” asansörü ile hızla(!) yukarı çıkanlar, aynı hızla da aşağı inerler…

KAYNAKLAR:

1)       Necdet Ekinci, Sanayileşme ve Uluslaşma Sürecinde Toprak Reformundan Köy Enstitülerine, T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları, 1989

2)       Orhan Aydemir, Evrensel-Kent-Kayseri, Sayı:21,Sayfa:19, 16 Aralık 2006

No comments yet»

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: